« Önceki |

13/12/2009

Neyi çok seviyorsun?

Allah'ı seviyor muyuz? Bu soruyu soralım kendimize... Allah'ı sevdiğimiz, nereden, hangi halimizden belli? Acımak, sinirlenmek gibi duyguları içimize yerleştiren Allah, sevmek duygusunu da içimize yerleştirmiş. Sevmemek imkânsızdır!..

İnsan gençliğini sever. Fakat görüyor ki gençlik hızla kendisinden gidiyor. Acaba bu gençliği devam ettirmenin imkânı var mı?

İnsan malı mülkü sever. Mal mülk sevgisi çok tehlikelidir. Çünkü mal elimizden çıktı mı yaşadığımız üzüntü, sevgiyi geçer.

İnsan nefsini sever, hatta putlaştırır, emrine girer. Yemek, içmek, gezmek, dünya zevkleri... Bir gün bu istekler de gidecek. Fani şeylere bel bağlamamak lazım...

Seksen yıllık ömrümde gördüm ki, neyi çok seversen, ondan gelen ızdırabı çekersin. Neye çok güvenirsen, ona havale edilirsin.

Dışarıdan birileri bizi kendine çekiyor. İçten iten duygular da vardır. İçtimai hayat bir gemi gibi hepimizi içine almış götürüyor. Gemi nereye giderse biz de oraya mı gidiyoruz? Yoksa gemimizi Müslümanca mı yürütüyoruz? Geminin kaptanı nefsimiz mi, yoksa gemimiz Nuh'un gemisi mi?..

Kıymetli şeylerin düşmanı çok olur. Devlet hazinesini taşıyan araba, devletin silahlarıyla korunur. Müslüman, iman gibi bir hazineyi taşıyor. Fırtına çok çetin. Gemimiz, rüzgârlarla yaprak gibi sallanıyor. Her şeye rağmen bakmalıyız; pusulamız kıbleyi mi gösteriyor?

Allah rızası, gayemizdir. Gidiyoruz... Hedefe varmasak da, bu yolda olmak çok güzel...

Allah'ı sevmenin metresi, kilogramı yoktur. Ne kadar itaat ediyorsak, o kadar seviyoruz demektir. Allah'ı sevmenin yolu, O'na itaat etmekten geçer.

Kalp, Allah'ın "Ne yere, ne de göğe sığmadım. Ben bir mü'min kulumun kalbine sığdım." dediği büyük bir âlemdir.

Bize kalsa hayatın sırrını çözemeyiz. Fakat bizi Yaratan, bize bir şeyler demiyor mu? Evde hareketsiz, öyle otursak bile saatler, takvimler zamanın geçip gittiğini söylüyor. Ne kadar iyimser bir ifade. Zaman gidiyor, biz duruyoruz ha! Halbuki çocukluğumuz çok uzaklarda kalmadı mı?..

Çok kıymetli organlarımızı hangi işlerde çalıştırdık, çalıştırıyoruz?

En güzel yerlerde en büyük günahlar işleniyor. Günahları süslediler, reklam ettiler. Müslümanların bile çoğu bu günahları beğenmedi mi?

Dostlarımız pek çok sevgililer bulmuş. Keyifleri, rahatları, huzurları iyi. Sevilmesi gereken, lafta kalmış. Diğerleri ön plana çıkmış. Neler neler yapılmış bu sevgi uğruna... Paranın, malın, makamın saltanatı... Peki biz, kimi seviyoruz? Sevgilimiz için ne yapıyoruz?

 

                                                 HEKİMOĞLU İSMAİL

13/12/2009

Çıldırtan gerçek

1850 ile 1883 yılları arasında yaşamış Fransız hikâyecilerinden Maupassant'ın şöhreti dünyanın dört bucağına yayılmıştır.

Saç isimli hikâyesinde zengin olduğunu, istediği her şeyi alabildiğini, Fransız usulünce dilediği kadınla kalabildiğini anlattıktan sonra, "Geçmişi arıyorum, halden (şimdiki zaman) korkuyorum, gelecek ise ölümdür. Her şeye acıyorum, her canlıya ağlıyorum. Elimden gelse zamanı durduracağım ve geriye çevireceğim. Saatler dursa çok iyi olur amma, durmadan işliyor, zaman ilerliyor, benden saniyeleri koparıp, yokluk adına alıp götürüyor. Ölmek ve bir daha yaşamamak, işte bu gerçek beni çıldırtıyor." diyor.

 

Gerçekten Maupassant çıldırmış, yıllarca hastane köşelerinde kalmış ve genç yaşta ölmüştü.

 

Meşhur muzdaripler bu kadar değildir. Hıristiyanlıktan uzaklaşan, İslamiyet'e giremeyen pek çok Avrupalı ilim adamı, devlet adamı ve filozoflar, çektikleri ıstırapla da meşhur oldular, kocaman akıllarıyla ıstırap çektiler.

 

Alman filozoflarından Nietzsche ve Schopenhauer bunlardan sadece ikisidir. Zaman zaman İslamiyet'in lehinde şeyler söylemiş olan Voltaire de muzdariptir.

 

Bunların Müslüman olmamasında zahiri iki mühim sebep vardır. Biri, İslamiyet'i bütünüyle öğrenmemiş olmaları, diğeri de, Müslümanları görüp, İslamiyet'ten yüz çevirmeleridir. Amma, Asr-ı Saadet'ten günümüze kadar, Müslümanların sayısı, gayrimüslimlerin Müslüman olmasıyla artmıştır. Bu da ayrı bir gerçek.

 

İspanya'da yüzlerce sene saltanat sürmüş olan Endülüs Emevi Devleti, pek çok Hıristiyan'a tesir etmiş; hatta Müslüman gibi yaşayan Hıristiyanların sayısı çokmuş. İngiliz tarihçilerinden Prof. Dr. Philip K. Hitti'nin yazdığı ve Prof. Dr. Salih Tuğ tarafından tercüme edilen İslâm Tarihi'nde deniliyor ki: "Halife Abdurrahman devrinde, harem sistemi dâhil, Endülüs Müslümanlarının dil, edebiyat, din ve diğer sosyal müesseselerin tesir ve cazibesi o derece büyük oldu ki, fiilen İslamiyet'i kabul etmemiş Hıristiyan şehir ahalisinin çoğu, Müslümanlar gibi bir yaşayış içine girdiler..."

 

Bir zamanlar Avrupalılar, Müslümanları taklit edermiş, şimdi de Müslümanlar Avrupalıları taklit ediyor. Şu tablo gösteriyor ki biz, o ecdada layık torunlar değiliz.

 

Endülüs, Selçuklu ve Osmanlı İslâm devlerinin tesir sebebiyle Esop gibileri Müslümanların kıssalarını alıp, hikâyecik diye anlattılar. Victor Hugo, "Sefiller" isimli romanında, evliyaların hayatını, papazların ve Jan Valjan gibi sefillerin üzerinde dile getirdi. Dante ise hem cehennem tarifini Kur'an'dan aldı, hem de İslâm büyüklerini cehennemde gösterme küstahlığına gitti. Bu misallerin sayısını artırabiliriz. Neticede, Avrupa'yı taklit eden Türkiye'de iki türlü anlayış meydana geldi: Ahirete inananlar ve inanmayanlar.

 

Ahirete inanmayanlar, "Bu dünyada ne yaparsak, yanımıza kâr kalır" düşüncesiyle, her türlü kötülüğü yapabiliyor. Fakat akılları, geçmiş zamanın pişmanlıklarını ve gelecek zamanın korkularını hatırlatıyor. Özellikle ölümden çok korkuyorlar. Maupassant'ın çömezleri sayılacak bu gibi kimseler, ölümü hatırlamamak için kendilerini ya içkiye veriyorlar veya kumara. Böylece hayat daha da zorlaşıyor.

 

Her türlü ekonomik meseleyi tartışabilen sosyalistler, ölüm hakkında konuşmak istemezler. Onlar akıllarına göre bir hayat yaşamak isterler, bu da İslamî açıdan çok uzaktır. Kapitalistler de bunlardan daha iyi değil.

 

Ölüm yokluk ve hiçlik değildir. Ruhunu tekâmül ettiren insan, ölümden korkmaz. Ecnebilerin dediği gibi, "life for life", yaşamak için yaşamak şeklinde hayatını sürdürüyorsa, ölümden korkar.

                                                            HEKİMOĞLU İSMAİL


12/12/2009

İnsan melek, dünya cennet değildir.

BİR BEBEK bakışı kadar sıcak, bir bebek yüzü kadar masum olsun ister hayatın her karesi.

Her gününde, her anında, her olayda cenneti hissetmek ister.

İstemesi de gerekir; istemese, insan nasıl cenneti özleyecek, nasıl cennete lâyık bir hayat yaşama gayreti edinecektir?

 

Ama dünya cennet değildir. İnsan melek değildir.

 

Hâlık-ı Zülcelâl, ulûhiyetini ‘rububiyet’ perdesi altında tecelli ettirir şu kâinat sahnesinde.

Yaratılmış olan, yaratılmışlığı dolayısıyla da mutlakı perdesiz, derecesiz kavramaya kâbil olamayan insanın mutlak hakikati kavraması, nisbîlik, derecelilik gerektirir çünkü.

 

Güneşe bakınca gözü kamaşan, hatta körleşen insanın, güneşi aya bakarak, aynalara bakarak, denizin üstünde kırpışan damlalara bakarak, binbir çeşit eşya üzerinde yansıyan renklerine bakarak güneşi tanıması gibi bir durumdur bu.

 

Bu dünya ‘hakaik-i nisbiye’ dünyasıdır. Mutlak, nisbîliklerle tanıtır kendisini. Çünkü insan, O’nu ancak bu şekilde tanıyabilir.

 

Nisbîlik ise, hayır ile şerrin, hidayet ile dalâletin şu dünyada mezcini gerektirdiği gibi, aydınlık ile karanlığın da karışımını gerektirir.

 

O yüzden de, aynı konuda bin farklı fikir, binbir farklı yol çıkar karşımıza.

O yüzden de, ihtilaflar çıkar.

 

Doğru ve yanlış diye ikilenen umumî yolun ‘doğru’ tarafını işaretlemek de yetmez; bu defa onca farklı yol, nice farklı cadde karşımıza çıkar. O yüzden de, ihtilaflar bir türlü bitmez.

 

Üstüne üstlük, melek değildir ya insan, nefis de taşımaktadır ya hani, bunlar da devreye girer; ihtilaflar daha da uzar ve daha da uzun sürer.

 

Ama ruhu sıkılır insanın. Daral gelir. Cenneti burada yaşamak ister. Herkesin aynı düşündüğü bir dünya hayal eder. Herkesin isabet ettiği, herkesin “İsabet etmişsin kardeşim” dediği bir dünya...

 

Hayır, bu, şu hakâik-i nisbiye dünyasının kârı değildir.

Hem insan melek de değildir.

 

Ama yine de ruhu sıkılır insanın. Daral bırakmaz yakasını. Böyle cennet-misal bir hayatın burada da yaşandığı bir zaman hayal eder.

 

Asr-ı Saadet’i böyle hayal eder meselâ. Zihninde böyle inşa eder. O güzel günlerde böyle güzel güzel anlaşır söyleşirken insanlar, bugün iki mü’minin farklı düşünmesinde bir ‘patoloji’ görür, üç farklı görüş dile getirildiğinde ruh iklimi küskünlüğe bürünür.

Oysa farklı düşünmek sorun değildir; doğrunun ne olduğu konusunda kavga etmek dahi sorun değildir.

 

Madem ki bu dünya ‘hakâik-i nisbiye’ dünyasıdır, hem madem ki insan melek değildir; bu, dünyanın ve hayatın gerçeğidir.

 

Nitekim, Saadet Asrında da, sahabilerin ömrü ‘canım’lar, ‘cicim’lerle geçmemiştir.

Sahabiler zamanının tarihi, aynı konuda iki farklı içtihad uğruna girişilen soylu savaşların da tarihidir.

 

Asr-ı Saadet’te de, mü’minler arasında az ya da çok, küçük veya büyük nice ihtilaf vardır.

Meselâ, bir Ebu Bekir ile Ömer, bir sefere komutan olarak senin önerdiğin mi isabetli, benimki mi diye Hz. Peygamber’in huzurunda kavgaya tutuşmuştur bir seferinde.

Yine Ömer, yine Hz. Peygamber’in huzurunda, Hubab b. Abdülmünzir ile kavgaya tutuşmuş; bir daha asla diye yemin ettiği halde, Hz. Peygamber’in vefat gününde, Sakîfeti Benî Saide’de Hubab’la tam kavgaya başlamak üzereyken bu kez nefesini ve nefsini tutmuştur.

İfk hadisesi hengâmında, Evs ile Hazrec neredeyse birbirine girecek olmuştur.

Peygamber aleyhissalâtu vesselam’ın eşi ve müminlerin annesi Âişe, ömür boyu Hz. Ali’ye gücenik yaşamıştır üstelik. Peygamber aleyhissalâtu vesselam’ın kızı ve Hz. Ali’nin eşi Fâtıma ise, ömrünün son altı ayında Hz. Ebu Bekir’e güceniktir. Doğru birdir; ama tarafların savunmasına bakılsa, iki taraf da haklıdır, zira bu dünya ‘hakaik-ı nisbiye’ dünyasıdır.

 

Bu, bütün zamanların, hatta Saadet Asrının da gerçeğidir.

 

Dünya cennet, insan melek değildir.

 

O halde bize düşen, bu dünyada cennet hayali kurarak en ufak bir ihtilafta bir taraftaki kardeşine yahut tarafların her ikisine kırılmak değildir.

 

İhtilaf, bu dünyanın gerçeğidir.

 

Hele ümmetin ihtilafı ki, rahmettir...

 

O halde aslolan, farklılığı gidermek değil, zihindeki kurguyu düzeltmektir.

                                  

                                                              Metin Karabaşoğlu


12/12/2009

Ağzından Baklayı Çıkarmak

     Vaktiyle çok küfürbaz bir adam yaşarmış. Bu durumuna çözüm bulmak için soluğu bir tekkede almış. Durumunu şeyhe anlatmış. Şeyh efendi bakmış niyeti halis, geri çevirmek olmaz, matbahtan bir avuç bakla tanesi getirmiş. Bunları okuyup üfledikten sonra şunları tembih etmiş: " Şimdi bu bakla tanelerini al. Birini dilinin altına, diğerlerini cebine koy. Konuşmak istediğin vakit bakla diline takılacak, sen de küfretmeme isteğini hatırlayıp o anda söyleyeceğin küfürden vazgeçeceksin. Bakla ıslanıp erimeye başlarsa cebinden yeni bir baklayı dilinin altına yerleştireceksin..


    Gel git zaman adam bu duruma alışır ve küfretmemeye başlar, bu arada da şeyhle sıkı dost olmuşlardır. Şeyh efendi her gittiği yere bu adamı da götürmektedir. Yağmurlu bir günde şeyh ile derviş olmaya aday bu adam bir sokaktan geçerlerken bir evin penceresinden genç bir kız başını uzatarak: " Şeyh efendi biraz durur musunuz?"deyip pencereyi kapatır. Yağmur altında sığınacak yer de yoktur. Ve şeyh ile baklalı adam beklemeye başlarlar. Kız yine cama çıkar ve:" Şeyh efendi bir kaç dakika daha bekleseniz." der. Şeyh La Havle çeker ve yine beklerler. Aradan biraz daha zaman geçer, genç kız yine pencereye yönelir:" Gidebilirsiniz artık." Şeyh efendi ve baklalı adam şaşırır ve şeyh efendi:" İyi de evladım bir şey yok ise niye bizi boş yere beklettin."der. Genç kız: " Efendim sizi boş yere bekletmedim. Tavuklarımızı kuluçkaya yatırıyorduk. Yumurtaları tavuğun altına koyarken bir kavuklunun tepesine bakılırsa piliçler de tepeli olur, horoz çıkarmış. Annem sizi geçerken gördü de yumurtaları kuluçkaya koydu."der.


      Münasebetsizliğin bu derecesi üzerine şeyh efendi:" Ulan derviş, şimdi çıkar ağzından baklayı."der.

 

İskender Pala'nın "İki Dirhem Bir Çekirdek" adlı eserinden

 

 

 


12/12/2009

“YALANDA İTTİFAK” MÜMKÜN MÜ?

YALANDA İTTİFAK (BİRLEŞME) mümkün değildir. Her aklıselim bunu bilir.

İnsan sadece aklıyla ikna olmaz. İnsanın aklından başka tatmin edilmesi gereken lâtifeleri (hisleri) vardır. Her şeyi sorgulayan bir nefsi vardır. Hakkın kabul edilmesini istemeyen şeytan vardır... Şeytanın negatif telkinleri vardır. Bu nedenle “Yalanda ittifak edilmeyeceğini her aklıselim bilir.” diyoruz. Ama deyip geçmeyi doğru bulmuyoruz. Bunu biraz açalım. Aklımızın yanı sıra adını bile koyamadığımız hislerimizi de tatmin edelim.

İstanbul Ali Sami Yen Stadında Galatasaray’ın önemli bir maçı olsun. Bu maçı 40 bin civarında seyirci izlesin. Seyircilerin bir kısmı kapalı tribünde, bir kısmı açık tribünde, bir kısmı da kale arkasında maçı izler.

Bu 40 bin Galatasaray taraftarının hepsi aynı derecede fanatik değildir. Kimi yenildiğinde rakip takımı centilmence tebrik edebilirken, kimi rakip takımın taraftarıyla kavga eder. Bunları sıkça görüp izlemekteyiz.

Biz Galatasaray’ın önemli maçını izleyen 40 bin taraftar arasında 40 tanesini ele alacağız. Bu 40 taraftar birbirlerini tanımıyorlar. Bunlardan bir kısmı maçı kapalı tribünde, bir kısmı açık tribünde, bir kısmı kale arkasında izlemiştir. Kimisi maça Üsküdar’dan, kimisi Ortaköy’den, kimisi ise Gültepe’den gelmiştir.

Birbirini tanımayan bu 40 taraftarın ortak bir özelliği vardır. Bu özellikten dolayı bu 40 kişiyi bilhassa takip edeceğiz. Bu fanatikler yenilgiyi asla kabul etmezler. Takımları yenilmiş olsa bile “Biz yendik.” derler.

Bu 40 taraftarın izlediği son maçta Galatasaray yenilmiştir. Takibe aldığımız fanatikler, maç bitiminde evlerine gidiyorlar. Evlerinde aileleri maçın sonucunu sorduklarında, 40 fanatik birbirlerinden habersiz, her zaman olduğu gibi “Yendik.” diyorlar. Skoru sorduklarında çok farklı cevaplar olur. Örneğin 3–1, 4–0, 5–3, 2–1, 3–2 vs. vs.

Bu 40 taraftar, aralarında bir anlaşma yapmadan aynı yalan sonucu söylemeleri ne kadar mümkündür?

Olmayacak şey olsun ve bu fanatikler birbirlerinden habersiz aynı yalanı söylemiş olsunlar. Hepsi de “Maçı 4-3 kazandık.” desinler.

Ancak sorular devam edecektir. Madem maçta gol var, “Golleri kim attı?” diye sorulacaktır. Sahada iki takımdan 22 futbolcu var. Bu fanatiklerin goller için aynı isimleri vermeleri mümkün mü? Mümkünse ne kadar mümkün? Sorular devam edecektir...

Evdekiler 4-3’lük skorda gollerin hangi devrelerde atıldığını sorarlar. “İlk golü kim attı? Gollerin sıralanışı nasıl oldu?...” Sorular bitmez. Gollerin hangi dakikalarda atıldığını sorarlar.

Doksan dakikalık sürede hepsinin birbirleriyle konuşmadan anlaşmadan aynı cevapları vermeleri ne kadar mümkündür?

Şimdi “yalanda ittifak etmenin (birleşmenin)” mümkün olup olmayacağını bir daha düşünelim. Evet, yalanda ittifak mümkün değildir. Bunu aklıselim kabul ettiği gibi herhâlde nefislerimiz de kabul etmiştir...

Peygamber Efendimizin (s.a.v.) asrında yaşamış insanlar değiliz. Bizatihi kendi gözlerimizle hiçbir mucizeye tanık olmuş değiliz (Hz. Kur’an dışında). Peygamber Efendimizin (s.a.v.) yaşantısına, olaylar karşısındaki tavrına, insanlarla kurduğu diyaloğa, doğrudan şahit olmuş bir nesil değiliz. Peygamber Efendimizin göstermiş olduğu mucizelere, yüksek ahlâkına, hilmine, sabrına, metanetine, samimiyetine, cömertliğine, cesaretine, kararlılığına, itminanına, tevekkülüne, teslimiyetine, iffetine, edebine, hitabetine, tevazuuna, ibadetlerine, takvasına, ehl-i beytine sahabelerine karşı tavrına, ticarî ve iktisadî yaşantısına, ruh ve beden sağlığı için uygulamalarına, problemleri çözmede gösterdiği fetanete, istisnasız her konuda adil davranışına ve bunlar gibi asrımıza ulaşmış hiçbir üstün ahlâk ve meziyetlerine bizatihi tanık olmuş değiliz. Kitaplarda okuyoruz...

Ordusu harpte susuz kaldığında mübarek parmaklarını suya batırmış, 10 parmağından 10 musluk gibi su akmış, ordusunun susuzluğunu gidermiş... Bir yerde cemaati yiyeceksiz kalmış, herkesin elindeki az miktar yiyeceği bir araya toplamış, sonra dua etmiş ve bütün ordu ihtiyacı kadar almış, yemiş... Kendisinden mucize isteyen insanlara bazen ağaçları, bazen taşları konuşturmuş, harekete geçirmiş... Bazen ölüleri konuşturmuş, bazen harpte gözü yuvasından çıkan insanların gözünü yuvasına sokmuş, bazen kendisine kötü plân hazırlayanların plânlarını-düşüncelerini yüzlerine söylemiş... Bunlar gibi 23 yıllık peygamberliğine dağılmış binlerce mucize göstermiştir.

“Bütün bu olağanüstü hâller, onu seven insanların yakıştırması, uydurması olabilir mi acaba?... Ona manen ve maddeten bağımlı insanların bir düzmecesi olabilir mi?” diye düşünebiliriz. “Kendisine taraftar bulup bu taraftarlara kendini reklâm ettirmiş olabilir mi acaba?” Bu soruların benzerleri de olabilir.

Onun peygamberliği hakkında insan aklına gelebilecek bütün şüpheleri, vesveseleri, kuşkuları gidermedikten sonra ona bütün kalbimizle “Lebbeyk ya Resulallah!” nasıl diyebiliriz ki?...

Şeytanca plânlarla onun peygamberliğini inkâr edip gönülleri ondan soğutmak, fikirleri bulandırıp nesilleri ona karşı duyarsız hâle getirmek isteyen nasipsiz kişilere karşı imanımızı her an sıcak tutmalıyız.

Her şeyden önce Peygamber Efendimiz (s.a.v.), 23 yıllık peygamberlik görevini kapalı bir oda içinde geçirmedi: Her an halkın arasına katıldı. Halk ile beraber yaşadı. Ticaret yaptı, harplerde bulundu. Ziyaretçi kabul etti. Asrının devlet reislerine mektuplar gönderdi. Elçiler, mektuplar aldı.

Getirdiği dava sadece 80 yaşına gelmiş, ayağının biri mezara girmiş insanlarla ilgili değildi. Getirdiği dinde sorumluluk yaşını “ergenlik yaşı” olarak belirledi. Onun etrafında çok farklı kabileler vardı. O, davasını her ırktan insana tebliğ etti. Her yaştan her cinsten insan, onun muhatabı oldu.

Ona tâbi olan insanların hepsi onu tanımıyordu. Birbirlerini tanımayan farklı cemaatlerden, farklı kabilelerden, farklı ırklardan, farklı devletlerden, farklı mesleklerden, farklı yaşlardan insanların onun hakkında olmamış-görülmemiş-yaşanmamış olayları olmuş-yaşanmış gibi göstermeleri, yani “yalan beyanda ittifak”ları mümkün olabilir mi?

Birbirlerini tanımayan insanların değişik konularda aynı şeyi söylemeleri, bu insanların yalanda değil, doğruda ittifak ettiklerini gösterir.

Evet, dünyanın en güzel, en doğru sözü, “Allah’tan başka ilâh olmadığını ve Hz. Muhammed Efendimizin (s.a.v.) O'nun kulu ve resulü olduğu”nu bildiren sözdür. Biz de deriz:

“Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resulühu.”

Allah’ım! Bütün günahlarımıza rağmen, bütün çirkinliklerimize rağmen senin engin ve sonsuz merhametine sığınıyoruz ve sana yalvarıyoruz: Bize bu imanla yaşamayı ve bu imanla ölmeyi nasip eyle. (Âmin, âmin, âmin...)

                                                               Yakup Yasir


11/12/2009

Açlıktan Ölmek Var Mıdır?

"Yerde yürüyen hiçbir canlı hariç kalmamak üzere, rızıkları Allah`ın üstünedir..." (Hûd, 6)

"Nice canlı mahlûkat vardır ki, rızkını kendisi taşımıyor. Onu da, sizi de Allah rızıklandırıyor. O hakkıyla işiten, kemaliyle bilendir." (Ankebut, 60)

Yukarıdaki âyetlerin ifadesine göre, bütün canlıları ömürleri boyunca rızıklandıran Allah`tır. Yaşadıkları sürece de rızıklarını verir; yâni rızık, Allah`ın garantisi altındadır.

"Peki, açlıktan ölenlerin olduğu söyleniyor. Bunu, zikrettiğimiz âyetlerin ışığında nasıl izah edebiliriz?" Bu hususu değişik cihetlerden ele almak mümkündür.

İnsan vücuduna alınan gıdaların bir kısmı, açlık durumunda harcanmak üzere glikojen ve yağ halinde depolanır. Ve bunlar, insanın oldukça uzun bir süre gıda almadan yaşamasını sağlar. Doktor Dewey`in bu hususta yaptığı araştırma, oldukça ilgi çekicidir. Dört yaşlarında iki çocuk dikkatsizlikle ilaç içtiklerinden, yemek boruları ve midelerinde yanıklar meydana gelmiş ve yemek yiyemez olmuşlardı. Zayıf ve narin olan birinci çocuk, vücudundaki yedek gıdaları kullanarak 75 gün yaşadı. Daha kuvvetli olan ikinci çocuk ise 90 gün dayandı.

Açlık anında vücût için hayatî önemi olan organlardan değil, diğerlerinden harcama yapılmaktadır. Böyle bir açlık durumunda yağların, keton cisimlerine çevrildiği ve beyin hücrelerinin imdadına gönderildiği, son yapılan araştırmalarla ortaya konmuştur.

Bu konuda yapılan denemeler, hiçbir şey yemeden ortalama 80 gün kadar yaşanabileceğini göstermiştir. Ancak gıdanın kesilmesi birdenbire olmamalıdır. Aksi takdirde alışılmış olan âdetin terkinden dolayı vücut zayıf düşüp, ölüme götürebilir. Bu hususu îbn-i Haldun şöyle ifade eder: "Kıtlık görülen yerlerde çok yemeye alışanlar, az yemeye alışanlardan çok fazla kayıp verirler. Onları öldüren, karşılaştıkları açlık değil, daha önce alışmış oldukları tokluktur." (Canan İbrahim., Hz. Peygamberin Sünnetinde Terbiye).

Dünyada açlıktan öldüğü söylenen insanların %20`sini Hindistan`da, %35`inİ ise Afrika`da yaşayan, bir yaşın altındaki çocukların meydana getirdiği ifade edilmektedir. Anlaşılan odur ki, insan vücudunda ve çevresinde her an hazır bekleyen mikroplar, vücudun zayıf olduğu anlarda hemen bedene hâkim olarak onu alt edebilmektedir. Özellikle çocuklar bu hususta en zayıf durumda olduklarından, fazla oranda ölüme maruz kalırlar. O halde açtıktan öldüğü söylenenler, rızkın bitmesinden değil, rızkın azalmasından meydana gelen hastalıklardan ölürler.

Rızık herkese eşit miktarda mı veriliyor?

Bu husus Kur`an-ı Kerîm`de şöyle bildirilir: "Allah, kullarından kimi dilerse onun rızkını yayar (genişletir) veya onu kısar. Şüphesiz ki Allah, her şeyi hakkıyla bilendir." (Ankebut, 62]

Yukarıda mealen beyan edilen âyet-i kerîmeye göre, Cenâb-ı Hak bazı insanlara rızkı bol, bazılarına daha az vermektedir.

Bunun hikmeti, bir başka âyet-i kerîme İle şöyle ifade edilir: "Eğer Allah bütün kullarına (müsavat üzere, eşit şekilde) bol rızık verseydi, yerde (yeryüzünde) muhakkak ki taşkınlık ederler, azarlardı. Fakat O ne miktar dilerse (rızkı o kadar) indirir. Şüphe yok ki O, kulların her hâlinden hakkıyla haberdardır, (her şeyi) kemâliyle görendir." (Şûra, 27)

Demek ki, dünyada açlıktan Ölen olmadığı gibi, herkese verilen rızık da eşit değil. Kimine az, kimine çok. Fakat her ne hâl olursa olsun insana düşen; O`nun rahmet kapısını çalmak, O`ndan talep edip istemek... Nasıl mı? Meşru yolda çalışarak, sebeplere el atarak. Bize düşeni yaptıktan sonra da kısmetimize razı olup O`na tevekkül ederek...

 

                                                                    -Alıntıdır-

11/12/2009

Ölüm

Beklemiş beklemiş birden gelmiş ölüm
Sanki bin yıl beklemiş beni bulmuş ölüm

Kuşatmış her yandan bütün yolları tutmuş
Herkesi bir av gibi önüne katmış ölüm

Siz niçin böyle dimdik ayaktasınız dağlar
Sanki sizi görmemiş sizi unutmuş ölüm

Ey bir türlü doymayan gözleri zulmün
Seni de vurmak için pusuya yatmış ölüm

Ey zulüm denizleri köpürüp taşan
Her yanı tutmuş ölüm her yanı tutmuş ölüm

Nerede bir can varsa ağını atmış ölüm
Kendi hiç uyumamış bizi uyutmuş ölüm

Beklemiş beklemiş birden gelmiş ölüm
Sanki bin yıl beklemiş beni bulmuş ölüm

 

                                              Osman Sarı


 

11/12/2009

Kurşun Gazeli

Savaşa girdin kalbim bin yara aldı beni
Ne denli acı varsa aradı buldu beni

Seni bir bomba gibi taşımak bu göğüste
Bir Ebubekir kıldı bir Ömer kıldı beni

Kurmak bize düştü bu kalbi sökülmüş çağı
Buyruk en ağır yükün altına saldı beni

Atıldık kurşun gibi kentin alanlarına
Bir kaç put ve taş gördü birden irkildi beni

Parça parça bir yürek delik deşik bir bağır
Bir beş değil sevgili bin kurşun deldi beni

Bir de bakışlarındır kurşun gözlerin senin
Kılı kıpırdamadı el gördü geldi beni

Yine seni özlemek birikti bir dağ gibi
Ve yürüdü üstüme altına aldı beni

Bir katılık döşenmiş upuzun bulvarlara
Adım atar atmaz bir donma aldı beni

Böyle çıktım alana ve yürüdüm yürüdüm
Ne görebildi kimse ne anlayabildi beni

Ve put alanlarından geçtim İbrahim gibi
Bir savaş bildi beni bir eylem bildi beni

.

                                          Osman Sarı


5/12/2009

Doğum Gününde Pasta Kesme Âdeti Nereden Geliyor?

Düğünlerde pasta kesmek âdetinin, yeni evlilere bereket, doğurganlık ve mutluluk dileklerinin iletilmesinin zaman içinde gelişmiş bir şekli olduğundan bahsetmiştik. Doğum günlerinde pasta kesmek âdetinin ise tarihi kökeni ve amacı değişiktir. Zaten tek kat olan şekli ve üzerindeki mumlar nedeniyle pasta görünüş olarak da düğün pastasından farklıdır. Pasta sözcüğünü hep günümüzdeki anlamı ile kullanıyoruz. Aslında tarihi gelişimi içinde kek demek daha doğru olur. Doğum günü pastasının bilinen tarihi Helen uygarlıklarına kadar uzanır. Bir kutlama amacı ile ortaya çıkması ise Ortaçağda Almanya’da olmuştur. 13. yüzyılda Almanya’da çocuklara gösterilen ilgi belki bugünkünden bile fazlaydı. Doğum günleri bir festival şeklinde kutlanıyordu. Doğum günü kutlaması sabaha karşı, şafakta, gün ağarırken başlıyordu. Üstü yanar mumlarla süslenmiş pasta kek eve getirildiğinde çocuk uyandırılıyor, pastanın üstündeki mumların ise yemek vakti gelene kadar devamlı değiştirilerek sürekli yanar halde kalmaları sağlanıyordu. Yemeğin başında çocuk mumları üfleyerek söndürüyor ve şölen başlıyordu. Pastanın üzerindeki mumların sayısı çocuğun yaşından bir fazla oluyordu. Bu bir fazla mum, bir gün sönecek hayatın ışığını simgeliyordu. Ayrıca çocuğa birçok hediyeler getiriliyor, o gün istediği, sevdiği yiyecekler hazırlanıyordu. Yani o zamanlarda doğum günü kutlamaları çocuklara yönelikti. Günümüzde her yaştan insanın kutladığı doğum günü ve kesilen pasta işte o zamanların bir âdetinin devamıdır. Doğum günü pastasının üstündeki mumları bir üfleyişte söndürmek, bu arada bir dilek tutmak, eğer dilek gerçekleşirse bunu kimseye söylememek adetleri de o günlerden kalmadır

                                               -Alıntıdır-


27/11/2009

Bir Hafta Niçin 7 Gündür?

Babilliler 7 günlük haftayı zaman birimi olarak kullanıyorlardı. İlk çağlarda bilinen beş gezegen ile güneş ve ayın sayısının 7 oluşu bu sayıyı gizemli ve uğurlu kılıyordu. Daha sonra dinlerde, göğün 7 kat olusu ve doğadaki ana renk sayısının 7 oluşu, müzik notalarının 7 oluşu sayının önemini daha çok belirtti. Daha sonra Fransa takvim yapısını değiştirerek hafta sayısını 10 yaptı ama kabul görmedi. Rusya 5 günlük hafta uygulamasına geçti, o da tutulmadı. Sonunda yine hafta 7 gün olarak kaldı.

 

                                      -Alıntıdır-